Yaklaşan Etkinlikler
ÜYE HABERLERİ 2021-09-07 10:21:39

Selçuklu Belediyesinin Düzenlediği "10 Kıta Tek Ruh" Öykü Yarışmasında Hasan Ukdem Birincilik Ödülü Aldı

Selçuklu Belediyesi'nin düzenlediği Mehmet Akif Ersoy'un Değil mi, cephemizin sinesinde iman bir; Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir dizelerinden yola çıkarak düzenlediği "10 kıta tek ruh" öykü yarışmasında Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi üyemiz Hasan Ukdem birincilik ödülüne layık görüldü. TYB Konya Şubesi olarak üyemiz Hasan Ukdem'i tebrik ederiz.

 

BABAMIN MAHALLESİ

İkinci büyük acımı da Konya’da sarmak için bu güzel şehre geldim. Emekli olmama üç ay kala bir bayram tatili için çıktığımız yolda eşimi ve biricik kızımı bir trafik kazasında kaybetmiş, üç ay sonra da emekli olmuş ve dönmüştüm baba yurduma. Yeni otogardan tramvaya binip Kule durağında indiğimde, eski otogarın yerine yapılmış olan 42 katlı Kule Site’ye uzun uzun bakıp kaldım. Kırk yılı aşkın zamanın ötesinde canlandı hatıralarım.

Yaşım on beşti, Almanya’da çalıştıkları fabrika yanmış ve hiç beklenmedik bir şekilde annemle babamı kaybetmiştim. Dünyam başıma yıkılmıştı, yaşadığım şehirde bir yakınım, beni teselli edecek kimsem yoktu. Türk komşularımız da olmasa öylece kalakalacaktım yabancı bir ülkede. Ancak bir hafta sonra gelebilmişti Ahmet amcam, gelmiş ve beni sahiplenmişti. O kadar çaresiz hissediyordum ki kendimi birkaç sefer ancak gördüğüm amcama, babama sarılır gibi sarılmıştım. Amcamın oradaki işlemleri halletmesinin ardından uçağa binmiş, İstanbul’a inmiştik. Oradan da işte bu şimdi Kule Site’nin olduğu yerde bulunan otogara gelmiştik. Amcam bir taksi çevirdi ve şoföre: “Araplar” dedi. Fazla bir yol gitmemiştik ki toprak damlı, kerpiç evlerin arasında bir sokak başında durdu araç. Bu sokağın hemen ağzında bir bakkal dükkânı bulunuyordu. Hiç unutmadığım bir görüntüsü vardı o bakkal dükkanının. Derme çatma tahtalardan yapılmış bir tablanın üzerinde meyve sebze kasaları sıralanmıştı. Bakkalın kapısının bir yanında plastik futbol topları asılıydı, diğer yanında ise kabukları boyalı, renk renk pişmiş yumurtalarla dolu tel bir sepet asılıydı. Ahmet amcam güler yüzlü bakkal abi ile selamlaştı ve sokakta yürümeye başladık.

Üzerine dökülen asfaltın tamir edilmemiş yeri kalmamış bir sokaktı yürüdüğümüz, bir ahşap kapının önünde durduk. Amcam sağ elini yumruk yapıp kapıyı çaldı. Çok geçmedin ben yaşlarda bir oğlan çocuğu açtı kapıyı. Girdik içeri, keçe serili bir holden kilimli bir odaya geçtik. Musa dedem ayağa kalktı bizi görünce, babaannem ağlayarak bana sarıldı. Dedem onu uyarmış olmalı ki hemen ağlamasına son verdi. Dedemin, babaannemin, yengemin ellerini öptükten sonra babaannem tekrar sarılıp “Hoş geldim yavrumun yavrusu” diyerek bana sarılmaktan kendini alamadı, gözleri yeniden yaşlarla doldu. Dedemin gözleri de bulutlanmıştı, ben de ağlıyordum artık. Doya doya, hıçkıra hıçkıra ağlıyordum, ağlamamı içinde hisseden, benimle beraber ağlayan, canımdan, kanımdan insanlar vardı yanımda. Meğer bu ne kadar değerli bir şeymiş. Amcam daha fazla dayanamadı: “Musa yolda çok yoruldu, karnı da aç ona bir şeyler yedirin, sonra da yatsın dinlensin” dedi. Sonraki günlerde de dedemlerin ve amcamın, yengemin, hatta iki kuzenimin bana bakışları, gülüşleri, davranışları sımsıcak duygular akıttı içime. Büyük bir aile olmanın nasıl güzel bir şey olduğunu orada geçirdiğim on yılda yaşayarak öğrenecektim.

O sıcak mahallede birçok arkadaşım oldu. Komşular her gördüklerinde içe işleyen bir huzurla yaklaştılar bana. Gerçekten de o insanların etrafında bir sevgi halesi dolaşıyordu. Samimi konuşmalar, içten ikramlar ve o doyumsuz oyunlar. Bakkala ilk gittiğimde, bakkal Mehmet amca, uzun uzun babamdan bahsetti bana. Beraber ettikleri sohbetleri, yazlık sinemaya gittikleri günleri, ramazanlarda birlikte açtıkları iftarları ve daha birçok hatırasını anlattı. Ayrılırken de o kapının önünde asılı olan futbol topuyla dolu naylon çuvalı getirip, ağzını açtı ve: “Seç bakalım içinden bir tanesini Musacık” dedi. O lacivert çizgili sarı topu hala gözlerimin önünde canlandırabiliyorum. Eğer resme kabiliyetim olsa hemen şurada aynısını çizebilirim. Sadece bakkal Mehmet amca değil, Fadime nine ağacından topladığı erikleri, kayısıları, Mustafa dede, elleriyle yapıp makaralardan teker taktığı telden bir oyuncak kamyonu, Nuriye teyze kendi diktiği okul önlüğünü, Akif abi kamış ve renkli naylonlardan yaptığı uçurtmayı, Emine nine bahçesinden topladığı kırmızı, beyaz dutları, Hatice abla ineklerinden elleriyle sağdığı sütlerden yaptığı yoğurdu, kaymağı ve daha pek çok komşu amcalar teyzeler birçok şeyi ayrı ayrı zamanlarda, başka başka vesilelerle bana hediye etmişlerdi. Sanki ben sadece dedemlerin evinin değil bütün o mahallenin öksüzü, yetimiydim.

O samimi insanlar, annemin, babamın acısını hafifletmek için ellerinden geleni, hatta daha fazlasını büyük bir fedakarlıkla yaptılar. Elbette kolay unutulacak, alışılacak, kabullenilecek bir acı değildi benimkisi, ama o sıcacık hayatların içine sıkıştırıldığı eski mahalle, yaramın üzerine sarılmış, iyileştirici bir merhem gibi gelmişti bana. Dedemler de o mahalledeki insanlar gibi zengin değillerdi. Yılda bir köylerinden kaldırdıkları ekinden elde ettikleri bir gelir vardı, bir de amcamın kundura dükkanında kazandığı üç beş kuruş. Çok zaman da kunduracılar tatil yapıyorlar, amcam haftalarca işe gitmiyordu. Bütün bunlara rağmen beni okuttular. İlkin mahallede bulunan iki okuldan biri olan Cengiz Topel İlkokulu’na gittim. Oradaki öğretmenlerim ve arkadaşlarım da beni çok iyi karşıladılar. Sokaktan tanıdığım büyük ağabeyler hep sahip çıktılar bana, akranlarım ise arkadaşlık ettiler her zaman. Çok güzel bir okul hayatım oldu. Okuldan sonra da bir yıl Kuran kursuna gittim, Kuran okumayı öğrendim, namazda okuyacağım sureleri ezberledim. Hala ibadetlerimi orada öğrendiğim dua ve surelerle yapıyorum. Mahallenin en önemli mekanlarından biri olduğunu sonradan öğreneceğim Ak Cami ile esas tanışmamız da bu Kuran kursu günlerimde oldu. Dört yolun ağzında bulunan bu kutsal yapı adeta bir huzur kaynağı idi. Farklı bir hava yayardı etrafına. Ramazan akşamlarında teravihlerde, bayram sabahlarında kılınan bayram namazlarında, hatta Cuma gecelerinde, Cuma vakitlerinde, bu güzel yapının Araplar Mahallesi sakinlerini yenilediğini, tazelediğini ve hayata karşı dirençli kıldığını hissediyordum, bu gerçekten de böyleydi. Kuran kursunu bitirdikten sonra beni de kendine çeker, dinlendirir huzura erdirirdi mihrabı, minberiyle. Bitmesini istemediğim, geçmesine üzüldüğüm zamanların bir nedeni de Ak Cami’dir.

Ortaokul, lise, üniversite yıllarım bir su gibi akıp geçti. Dedemle ninem birer yıl arayla öldüler. Tahsil hayatım bittiğinde artık bir ziraat mühendisiydim. Amcam bütün imkanlarını zorlayarak hem kendi çocuklarını hem de beni evlendirdi. Eşimi alıp işimi ifa edeceğim şehre, İstanbul’a yerleştim. Her yaz tatilinde amcamı ve o sıcak mahalleyi ziyaret ettim. Her gittiğimde amcam yaşlanıyor, mahalle ise apartmanların çoğalmasıyla betonlaşıyordu. 90’lı yılların sonunda Ahmet amcamı da kaybettim. Hayat gitgide değişiyor, eski birlik beraberlik ruhu buharlaşıyordu adeta, ölen insanlarla birlikte. Kuzenlerimle bir araya gelmelerimiz seyrekleşti, Konya’ya gelip gitmelerim bir süre sonra tamamen kesildi.

İşte şimdi, yıllar sonra Kule Site’nin önünde, eşimi ve kızımı kaybetmenin ertesinde, geçmişin çağırısına uyup, ikinci kez yaramı sarmak için geldiğim Konya’dayım. İlk acımı koca bir mahalleyle tek vücut olup saran dedem, ninem, amcam, yengem yoklar artık. Yine de içimde bir iyimserlik var, bizim ecdadımız bize birlik olmanın ruhundan üflemişlerdi. Onların müşterek dünyalarını görmüştük. Ben görmüştüm, kuzenlerim görmüştü, mahalledeki diğer akranlarımız görmüştü. Gidip o mahallede bir görüneyim, kuzenlerimi bulayım, belki onlar da o güzel yılları hatırlarlar. Büyük acılar kolay iyileşmez, hatta hiç iyileşmez ama insan insanda teselli bulursa yaşamaya devam edebilir

Biraz yürüdüm, yoldan geçen bir taksiyi durdurdum ve arka koltuğa yerleştikten sonra, şoföre seslendim: “Araplar”









ETKİNLİK TAKVİMİ

türkiye yazarlar birliği konya şubesi

FOTOĞRAF GALERİSİ

SON YAZILAR

ARŞİV

ANLAŞMALI KURUMLAR